11 Temmuz 2008 Cuma


İŞ KADINI KARAKTERİ

İŞ ADAMI KARAKTERİ

MÜDÜR VE YÖNETİCİ KARAKTERİ

SEKRETER KARAKTERİ

DOKTOR KARAKTERİ

HEMŞİRE KARAKTERİ

ESNAF KARAKTERİ

MEMUR KARAKTERİ



Kendilerini Diğer İnsanlardan Üstün Görürler

İnkarcı insanı güzel söze uymaktan ve iman edenlerin yolunu izlemekten alıkoyan en büyük engellerden biri gururu ve kibiridir. Allah'ın "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler…" (Neml Suresi, 14) ayetinde de bildirdiği gibi kibir, inkarın en önemli nedenlerinden biridir. Gurur ve kibir deyince ise akla hemen şeytan gelmelidir. Zira şeytan Allah'ın huzurundan bu yüzden kovulmuştur. Allah bu olayı Kuran'da şöyle bildirir:

Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
(Allah:) "Öyleyse ordan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." (Araf Suresi, 11-13)

Ayetlerde görüldüğü gibi, Hz. Adem'e secde etmek şeytanın kibirine ağır gelmiş ve kendisinin Hz. Adem'den daha üstün olduğunu iddia etmiştir. Cennetten kovulmasının nedeni budur. İşte dünyada da şeytanın yoluna uyan kişilerin durumu buna benzerdir; onlar da şeytanın telkinlerine açık oldukları için güzel söze uymazlar, çağırıldıkları şeylere kibirle ve küstahça karşılık verirler. Örneğin böyle bir kişiye hatalı bir tavrı hatırlatılarak, Kuran'a göre doğru olanın ne olduğu söylense, bu onun kibirine ağır gelecektir. Dolayısıyla da bu hatırlatmaya uymayacak, hatalı tavrını kesinlikle düzeltmeyecektir. Allah başka bir ayette büyüklük gururunun, yani enaniyetin insanları nasıl günaha sürüklediğini şöyle haber verir:

Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)

Bir başka ayetinde ise Allah bu insanlara çağrıldıkları şeylerin ağır geldiğini bildirir ki, bunun da temelinde aynı sebep yatmaktadır:

... Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)

Kuran'da inkarcıların doğru yola uymamak için öne sürdükleri mazeretlerden birinin de, kendilerine öğüt veren, iyiliği emreden kişilerin kendileri gibi etten kemikten insanlar olmaları olduğu haber verilmiştir. Bu zihniyet her dönemde yaşayan inkarcılar için geçerlidir. Allah inkarcıların bu ilkel mantığını pek çok ayetinde haber vermiştir:

Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz." (Yasin Suresi, 15)

Kavminden, ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi. (Hud Suresi, 27)

Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun Suresi, 24)

Ayetlerde de bildirilen bu sapkın anlayışa göre, bir kişinin diğer bir kişiyi imana davet edebilmesi için diğer insanlardan üstün bazı özelliklerinin olması, hatadan ve kusurdan münezzeh bir varlık olması gerekmektedir. İnkarcıların bu sapkın düşüncelerine karşılık elçilerin verdikleri cevap ise şu şekilde olmuştur:

Resulleri onlara dediler ki: "Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değildir. Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etmelidirler."(İbrahim Suresi, 11)

Enaniyetin bir başka yönü ise karşı tarafın kendisinden daha akıllı olabileceğini, daha isabetli kararlar alabileceğini kabul etmemek, her zaman kendi aklının daha üstün olduğunu düşünmektir. "Aklını beğenmek" olarak nitelendirebileceğimiz bu kötü özelliğe sahip olan insanlar her zaman çok büyük bir kayıp içindedirler. Herşeyden evvel bu kişiler iyi ve güzel de olsa başka fikirlere kapalıdırlar. En ufak bir tavsiyeye, öğüde bile tahammülleri yoktur. Kendi akıllarını beğendikleri için hak olan her türlü çağrıya kulakları tıkalı ve de gözleri kapalıdır. Oysa Allah "... Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (Yusuf Suresi, 76) ayetiyle insanları bu yanlış düşünceden sakındırmıştır.

İşte bu yüzden bir kişinin çevresindeki insanların kendisinden daha akıllı olabileceğini düşünerek her türlü fikre, eleştiriye, uyarı ya da tavsiyeye açık olması gerekir. Ancak burada söz konusu fikirler, uyarı ve tavsiyeler de muhakkak Kuran'a uygun olmalıdır. Çünkü cahiliye insanlarının birbirlerine yapacakları eleştiriler kendi batıl kıstasları ve kendi kötü ahlakları doğrultusunda olacak ve güzel yola iletmeyecektir. Ancak Allah'ın insanlara indirdiği yegane doğruluk kıstası olan Kuran'a uyan insanların çağrıları insana fayda verir. Çünkü müminler olayları Kuran gözüyle değerlendirebilen, temiz akıl sahibi insanlardır. Teşhisleri, olaylara bakış açıları ve yorumları hep Kuran mantığı üzerine kurulu olduğundan son derece isabetlidir. Aynı şekilde birbirlerine gösterdikleri çıkış yolları, problemler karşısında ürettikleri çözümler de öyledir. Bu durumda müminlerin her söylediğine, anlattıklarına, uyarı ya da tavsiyelerine rahatlıkla teslim olmak en akılcı hareket olacaktır.

Ancak kendi aklını yeterli gören ve içinde bulundukları durumdan memnun olan kişiler kendilerini geliştirme ihtiyacı hissetmezler. Bu nedenle doğruyu ve güzeli bulamaz, kendi kurdukları küçük bir dünya içinde, hataları, eksiklikleri ve kusurlarıyla yaşamayı kabullenirler. İşte bu insanlar gurur ve kibirleri yüzünden büyük bir kayba uğrarlar. İyi ve güzel olan, kendilerini mutlu edecek, rahat ettirecek gerçekleri, -üstelik vicdanları da kabul etmesine rağmen- sırf enaniyetleri nedeniyle kabul etmezler. Ancak cehennem azabını tadınca bu gurur ve kibirleri son bulur. Artık Allah'a boyun bükmüş, teslim olmuş olarak sonsuza dek yalvarırlar, ama orada kendilerine "(Azabı) Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun." (Duhan Suresi, 49) şeklinde seslenilir.


www.allahicinyasamak.com


10 Temmuz 2008 Perşembe




Adamlık Dininde "İş" Psikolojisi

Kitabın girişinde, bir Müslümanın tek önemli kimliğinin Müslümanlığı olduğunu ve kendisini bir başka dünyevi kıstasa göre tanımlayamayacağını söylemiştik. "Müslüman", Allah'ın iman edenlere verdiği bir isimdir (Hac Suresi, 78) ve bir insan için bu ismi taşımak büyük bir şereftir.

Bu yüzden Müslümanlığının bilincinde olan bir insan, başka birtakım kimlikleri yüklenerek şahsiyet bulmaya çalışmaz. Buna tenezzül bile etmez. Diğer dünyevi kıstaslar, örneğin bir insanın soyu, aşireti, sosyal statüsü, dili, rengi, çevresi, vs. Allah Katında ve iman edenlerin gözünde gereği kadar önem taşırlar. Bir ayette bu konu şöyle açıklanmaktadır:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Bunun bilincinde olan bir mümin, içinde bulunduğu birtakım dünyevi şartlara göre tavır ve karakter değiştirmez. Örneğin çok büyük bir maddi zenginlik elde ettiğinde şımarmaz ya da fakir kaldığında ezik bir ruh haline girmez. Kuran'da bununla ilgili örnekler verilmekte, Hz. Süleyman'ın büyük bir maddi güce ulaşmasına rağmen tevazusunu ve Allah'a olan teslimiyetini koruduğu anlatılmaktadır. Buna karşın, Müslümanlardan farklı olarak, basit ve zayıf karaktere sahip olan kişiler her ortam ve şarta göre değişirler.

Kendisine mülk verildi diye şımaran Karun ya da en ufak bir aksaklık karşısında panik olup umutsuzluğa kapılan diğer inkarcılar, "İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır" (İsra Suresi, 83) ayetinde tarif edilen şahsiyetsiz tavrın örnekleridir.

İnkar edenlerin karakterine işlemiş olan bu şahsiyetsizlik, adamlık dininde bir şahsiyet bulma çabası olarak ortaya çıkar. Çünkü adamlık dini, "adam olma", yani toplumda statü elde etme dinidir. Adamlık dininin mensupları da, Müslümanlık gibi gerçek ve istikrarlı bir şahsiyete, değişmez bir kimliğe sahip olmadıkları için, kendilerine farklı dünyevi kimlikleri şahsiyet olarak belirlerler.

Bu kimliklerin en belirginleri, mesleklerdir. Adamlık dini mensupları, sahip oldukları mesleklere göre şahsiyet bulur ve o mesleklere uygun karakterler geliştirirler. Elbette Müslümanlar da meslek sahibi kişilerdir, fakat Allah'a samimi bir şekilde iman eden bu kişilerin karakterlerini işyerleri, statüleri gibi hususlar belirlemez. Müslümanlar o mesleğin getirdiği özel bir ruh haline girmezler, her zamanki itidalli tavırlarından ödün vermezler.

Adamlık dininde herkes, yaptığı iş, sahip olduğu meslek kadar değerlidir. Kazandığı para kadar itibarlıdır. Bu nedenle bir kişiyle tanıştıktan sonra ilk on dakika içinde konu dönüp dolaşıp ya onun ya da babasının işine gelir. Çünkü bunun öğrenilmesi karşı tarafa değer biçme açısından çok önemlidir. Bir kişiyi adam yerine koyup koymamanın ölçüsü, kariyeri veya işindeki kazancı ya da mevkisinin yüksekliğidir. Değişik meslek gruplarından insanlar biraraya geldiğinde, genelde herkes kendi mesleğini en iyi, en geçerli meslek olarak lanse etmeye, diğerlerinin ise daha az önemli olduğunu ima etmeye çalışır.

Adamlık dininde her mesleğin kendine özgü farklı psikolojileri vardır. Eğer bu meslek yüksek öğrenim gerektiren bir meslekse bu mesleğe ait ruh hali ve psikoloji kişiye üniversiteye girdiğinden itibaren, gerek hocaları gerekse kıdemli öğrenciler tarafından aşılanmaya başlanır.

Örneğin doktorlar, tıp fakültesine girmelerinden itibaren, herkesin hayatlarının ve sağlıklarının kendilerine bağlı olduğu ve yaptıklarının en kutsal işolduğu telkinleriyle yoğrulur ve bu psikolojiyi ömürlerinin sonuna dek taşırlar. Diğer yandan eczacılar da benzeri bir psikolojiye girerler. Hukuk fakültesini bitirenler kendilerini adaletin temel direkleri, insanların en akıllıları, en uyanıkları, muhakeme kabiliyetleri en güçlü, olayları en doğru algılayıp çözebilen kimseler olarak görürler. Mühendislerse günlük hayatta karşılaştığımız herşeyin kendi mesleklerinin bir ürünü ya da eseri olduğu tezine dayanarak kendi yerlerinin çok müstesna olduğu kanaatindedirler.

***

Ticaret ve serbest mesleklerle uğraşanlar da kendilerini sosyal ve ekonomik hayatın belkemiği ve yerleri doldurulamaz kimseler olarak görürler. Bunlardan her biri kendi mesleği olmasaydı insanların nasıl güç durumda kalacağını, hatta yaşamlarını bile sürdüremeyeceklerini, kendilerinin ne kadar önemli insanlar olduklarını her fırsatta gündeme getirirler.

Bu insanlar şahsiyet ve karakterlerini, mesleklerinin telkin ettiği bu yeri doldurulmazlık, kutsallık, müstesnalık, farklılık duygusunun getirdiği kibir, gurur, enaniyet, kendini beğenmişlik gibi psikolojik saplantılar üzerine kurarlar. Bu nedenle adamlık dini insanı kendi mesleği hakkında son derece hassastır. Mesleğine karşı söylenen her sözü kendisine karşı söylenmişolarak görür ve mesleğini adeta namusu gibi savunur.

Yüksek tahsil gerektirmeyen, daha çok fiziki özelliklere veya tecrübeye ya da babadan görme bilgi ve beceriye dayalı işlerin de adamlık dininde kendilerine ait farklı psikolojileri vardır. Bu işlere girmenin de, girdikten sonrasının da, bunlara ait atölye, dükkan, mağaza, butik, büro gibi işyerlerinin de hepsinin, adamlık dini tarafından belirlenmişkendilerine özgü farklı farklı psikolojileri ve ahlak anlayışları vardır. Bu tür işlerde çalışanların kibir, gurur ve enaniyetlerinin dışarı vurum tarzları diğerlerine göre daha çok eziklik, aşağılık kompleksi, kapris, hırçınlık, asabiyet, basitlik, ukalalık ve benzeri şekillerde gerçekleşir.

Adamlık dininin iş ahlakı daha işaramaya başlarken kendini gösterir. işaranırken en önemli hatta tek kıstas, o işin kazandıracağı paradır. Neye, hangi inanca, düşünceye ya da kişiye hizmet verildiği, yapılacak işin fayda ve zararları hiç hesaba katılmaz.

Adamlık dininde, kadınların genel olarak tercih ettikleri mesleklerden biri sekreterliktir. işyerlerinde genelde patronlar erkektir ve sekreterliklere özellikle kadın eleman ararlar. Burada çoğu kez kadınsılığın önemli bir rolü vardır. Adaylar işbecerisi, bilgisi, tecrübesi ya da zekasını sunmaktan çok dışgörünüşüyle karşı tarafı etkilemeye çalışır.

Patronlar genelde işyerinde veya özel hayatında kendisine sürekli şahit olan elemanları özel bir titizlik göstererek seçerler. Bu nedenle, kadın olsun erkek olsun, sekreter, patronun duymaz-görmez elemanıdır. Dışarıya gerektiğinde yalan söyleyebilecek bir karaktere sahip olmalı ama patronuna asla yalan söylememeli, sadakatin en fazlasını göstermelidir. Normal hayatta, yapılan bir sahtekarlığa şahit olup susmak veya ona ortak olmak hoşkarşılanmaz. Ancak aynı olay işsınırları içinde olduğunda, adamlık dini bunu işahlakının bir parçası olarak sayar. Sekreterliğin bu yönü, bu mesleğin cahiliye toplumundaki ahlaki gereğidir. Kimse tarafından yadırganmaz.

***
Patronun iş çevresine, hatta bazen ailesine karşı olan gizli kapaklı işlerini görmezlikten gelmesiyle patronun gözüne girip güvenini kazanır. Dışarıdaki bütün kişilere karşı patronuyla ortak bir tavır ve menfaat birliği içindedir. Sekreterler ayrıca, dışarıya karşı patronlarıyla gösterişyaparlar. Patronun işseyahatine gitmesi, dışgörüşmeleri, kazandığı parası onun için hep birer gösterişunsurudur.

Pazarlamacılık, satış elemanlığı ya da fuar hostesliği gibi işler de sekreterlik gibi görüntüye dayalı işlerdendir. Patronlar, adayları bir toplantı odasında sorguya çeker. Yanlarında adi ve basit espriler yapıp tepkilerini kontrol ederler. Tepki vermemesi o kişi için artı puandır.

Bu gibi, çok çeşitli kişiyle muhatap olunan işlerde kişinin hiçbir söz ve davranışkarşısında renk vermemesi, taciz olmaması, bu konuda umursamaz olması, hatta bundan hoşlandığını belirten tavırlar sergilemesi aranılan şartlar arasındadır. işbitirici esnaf karakteri buna son derece uygundur. Bu da satışelemanlığının işahlakı gereğidir. Pişkinlik, vurdumduymazlık, şahsiyetsizlik gibi basit karakter özellikleri adamlık dininin işahlakının birer parçasıdır. Müminlerde ise bu ahlakın aksine vakar, izzet, onur, asalet gibi üstün ahlak vasıfları bulunur.

***

Adamlık dininde işyerinde gösterilmesi gereken tavırların çatısını "hırs" duygusu oluşturur. Para kazanma hırsı, lider olma hırsı, şöhret hırsı toplumda takdirle karşılanır. Bu nedenle işyerlerinde büyük ölçüde materyalist bir hava hakimdir. Bütün hareket ve tutumlar, bütün konuşmalar para ve mevki elde etmeye yöneliktir. Çalışanların görevleri, yerleri bellidir. Herkes kendi mevkisinin kalıbına girer. "Çok meşgul havaları", sinirli hareketler, gergin bir yüz, acelecilik genel tavır olarak çalışanların birçoğuna hakimdir.

Adamlık dininde patron, işyerinin sahibi, maaşları veren veya yönlendiren kişi olmanın verdiği rahatlıkla istediği gibi konuşur, istediği tavrı koyar, bağırabilir, hakaret edebilir, karşısındaki insanı küçük düşürebilir. Nasıl olsa parayı ödeyen kendisidir. Kendisinin altında olanlara başkalarına gösterdiği saygıyı göstermek zorunda değildir. Buna rağmen kendine karşı aşırı bir saygı bekler. Emrindekilerin yaptığı herşeyi sineye çekmesi lazımdır. Patron-çalışan ilişkisinde bir tür köle mantığı vardır. Patron, maaşını ödediği kimseye karşı tavır serbestliği, hitap etme ve kullanma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünür.

Ofisteki olağan konuşmalarda bile işkelimeleri kullanılır. ingilizcenin kendi mesleğiyle ilgili olan terim ve kelimeleri yerli yersiz, karşısındaki anlamasa bile "hava atma" unsuru olarak sürekli kullanılır. Telefon tutuştarzları vardır. Çalışanlar arasında birbirinin işini beğenmeme, sürekli düzeltip "bilmişlik" yapma yaygındır. Ofis içi yoğun bir dedikodu hakimdir. Eski çalışanlar birbirlerinin her türlü sahtekarlığını bilirler, ama kendi yaptıklarının da ortaya çıkmasından korktukları için bunları açığa vurmaktan kaçınırlar.

***

Yeni gelene herkes yüklenir, "bilmişlik" ve acemi muamelesi yapılır, bu kişinin sürekli hatası aranır. On beşgünlük olan, bir günlük olana tahakküm etmeye çalışır. Eski olanlar yeni olana sürekli gerekli gereksiz konularda akıl verip, her konuda üstünlük hissetirmeye çalışırlar. Kimi zaman işyerinin bölümleri arasında çekişmeler görülür. "Bu işi hallettim" havası yaratılarak "işbitirici" bir görünüm verilmeye çalışılır.

Dükkan, mağaza, butik gibi işyerlerinde hakim olan psikoloji de çok farklı değildir. Tezgahtarlar genelde hiçbiri kendilerine ait olmadığı halde, bütün malların, dükkanın sahibi havasına girerler. Bu, herkesin alan, kendisinin ise satan konumda olmasının verdiği ruh halinden kaynaklanır. Çalışan kişi, orada sadece tezgahtar olarak bulunmanın ezikliğini yaşar. Eğer "müşteri"nin maddi durumunun iyi olmadığına kanaati gelirse, ilgisiz ve soğuk bir sesle eşyaları fırlatır gibi gösterir, sürekli sinirli bir hava sergiler. ilk planda nazik olmaya çalışır ama müşterinin satmak istediği şeyi almayacağını ya da alamayacağını hissederse hemen kabalaşır, yüzüne bakmamaya yanındaki arkadaşlarıyla konuşmaya, dışarıyı seyretmeye başlar. Ters cevaplar verir. Müşteriye onun vaktini alıyormuşhavası verir. Genel olarak bu tip işyerlerinde vakit, boşve amaçsız diyaloglarla, vitrin camlarından dışarıyı, dükkan aynalarında kendini seyretmekle geçer.

***

Resmi dairelerde ise çok daha kalıplaşmışbir ruh hali vardır. Bu tür yerlerdeki sinirli ve gergin hava artık herkes tarafından kabullenilmiştir. Çalışanların önemli bir bölümü, eziklikle karışık bir kibir taşırlar. Sözlerinin geçtiği tek yer, yaptıkları işin sahasıdır. Bu nedenle işi düştüğü için oraya gelen insanlara karşı sert ve hatta tahakkümlü bir üslup kullanırlar. Yanlarında sürekli dolup boşalan çay bardakları, yoğun bir sigara dumanı, çalışanların aralarında konuştukları geçim sıkıntısı, ailevi meseleler, pazar, çarşı sohbetleriyle birlikte bezgin bir şekilde yapılan işler, buraların alışılmışmanzaralarındandır.

Çalışanlarda yaptıkları işe tahammül edemediklerini sürekli belli edecek bir ses tonu ve asabiyet mevcuttur. işini yaptıracak olan kişi sürekli alttan almak ve işini yapacak olan kişiyi idare etmek durumundadır. Fazla soru sorulması işi yapan kişinin canını sıkabilir. Sorulan sorudan sonra ise muhtemelen cevap gelmez, sorulan sorular ters bir bakışla susturulur. Hatta her an azar işitilmesi mümkündür.

Ancak resmi dairelerdeki tüm bu sayılan ters, asabi, ukala memur tiplemesi, o daireye gelen fakir, cahil, ezik ya da en azından sade bir görünümü olan insanlara karşı ortaya çıkar. Buna karşın, adamlık dinine mensup memurlar, zengin, iyi giyimli, yüksek bir mevki sahibi olduğu belli olan kişilere karşı asla bu tür tavırlar sergileyemezler. Aksine, bu kişilere karşı son derece saygılı davranırlar. Bu ise, çoğunlukla gerçek bir saygı değildir. Aşağılık kompleksinden, basitlikten, şahsiyetsizlikten kaynaklanan basit bir saygıdır. Söz konusu zengin kişilere saygı gösteren memur büyük olasılıkla onlardan bir çıkar da elde edemeyecektir. Ama önemli bir değer yargısı olduğu için, zengin kişiye karşı ister istemez bir saygı duyar. Bu saygı, aslında kıskançlıkla karışık bir tür hayranlık olarak tanımlanabilir. Adamlık dininin basit ve çıkarcı karakteri, burada çok açık bir biçimde ortaya çıkar.

Tüm bu olaylar ve davranışlar adamlık dini mensuplarına normal, sıradan şeyler gibi görünür. Bu, balığın suyun farkında olmayışına benzer. Balık suyun farkında değildir çünkü tüm hayatı suyun içinde geçer. Adamlık dini mensupları da içinde bulundukları ruh halinin, tavırlarının ne denli akılsızca, ne denli basit ve ne denli boşolduğunun farkında değildirler. Kendilerini Allah'ın yarattığının, bu dünyada geçici bir süre imtihan edilmek amacıyla bulunduklarının ve sonuçta Rabbimiz'e dönüp hesap vereceklerinin gereği gibi bilincinde de değildirler. Bunları düşünecekleri, Allah'a şükredip O'nun rızasını arayacakları yerde, bütün günlerini, bütün hayatlarını basit çekişmelerle, basit çıkar hesaplarıyla harcarlar. Yıllarca küçük bir ofiste çalışır, maaşlarını artırmaya, yükselmeye uğraşır, başkaları hakkında dedikodu üretir, kıskançlık krizlerine girer, stres içinde yaşar, rol yaparlar. Ancak Allah'ın rızasını göz ardı ettikleri ve ahireti unuttukları için tüm bu yaptıkları boşve anlamsızdır. "insanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar" (Enbiya Suresi, 1) ayetinde bildirildiği gibi, tam bir "gaflet" içindedirler ve Kuran'da bu kişiler, "Ki onlar, 'daldıkları saçma bir uğraşı' içinde oynayan-oyalananlardır" (Tur Suresi, 12) şeklinde tanımlanır.

Adamlık dininde işi düşeni, parasız olanı, çirkin olanı, alt mevkide olanı ezmek genel bir prensiptir. Müşteriyle direkt muhatap olunan işyerlerinde müşterinin tip ve kıyafetine göre tavır ayarlaması yapılır. Müşterinin zengin görünümü varsa nazik davranılır ve ilgi gösterilir, aksi halde üstten bakan, umursamaz ve baştan savıcı bir tavır gösterilir. Dükkanlarda, mağazalarda, butiklerde genel tavır buna göre ayarlanır.

Her mesleğin kendine göre bir adabı ve ahlakı vardır. Ancak ortadaki malın piyasa değeri, müşterinin zenginliği ya da işin geçerliliğine göre bu ahlak değerleri esneyip gevşeyebilir ya da değiştirilebilir. Yakışmayan bir giysinin yakıştığına inandırma, kalitesi düşük bir ürünü kaliteli diye pazarlama, pahalı olan bir şeyin ucuz olduğuna inandırma "profesyonellik" gerektirir. Zaten işahlakı denilen şey de budur. İşahlakı olarak adlandırılması Kuran ahlakından farklı olması sebebiyledir. Bu ahlak, suçun gizli yapılmasını tasdik eder. Adamlık dinine göre;

- Açıkça hırsızlık yapmak adamlık dinine aykırıdır, fakat işi kılıfına uydurarak meşru görünüm altında kendine haksız menfaat sağlamak adamlık dininin kuralıdır.

- Açıkça rüşvet almak yasaktır, hediye almak serbesttir.

- Adam öldürmek büyük suçtur, birisi ölürken başını belaya sokmamak için kılını kıpırdatmamak akıllıca bir harekettir.

- Yüzüne karşı hakaret etmek, sövmek ayıptır, arkasından çekiştirmek, dedikodu yapmak normaldir.

- Dinsiz olmak kötüdür, ama "fazla" dindar olmak da makbul değildir.
Adamlık dininde kişinin, Kuran'dan farklı olarak kendi zamanı ve ortamına uygun, işine gelen belirli ibadetleri yerine getirmesi makbul sayılır. Fakat Allah'ın tarif ettiği hayatı tam olarak yaşaması, İslam'ın bütün kurallarına uyması aşırılık ve fanatiklik olarak kabul edilir. Adamlık dini, kendi mantığı içinde sapkın bir İslam anlayışı da üretmiştir çünkü.


www.harunyahya.net

11 Aralık 2007 Salı


KURAN'DAN GÜZEL BİR ÖRNEK:

HZ. MERYEM KARAKTERİ


Kuran'da Allah, Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem'i yalnızca Kendisine yönelen bir kul olarak örnek olarak vermektedir. Hz. Meryem, doğumu öncesinde annesi tarafından iyi bir kul olması ve dünyevi tüm bağlardan arınmışolması dileğiyle Allah'a adanmıştır:

Hani İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuşolarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti. (Al-i İmran Suresi, 35)

Böyle önemli bir dilekle Allah'a adanan Hz. Meryem ile ilgili Kuran'daki diğer ayetler, Allah'ın Hz. Meryem'in annesinin bu duasını kabul ettiğini göstermektedir. Al-i İmran Suresi'nde Hz. Meryem'in son derece güzel ve temiz bir ahlakla yetiştirildiği şöyle bildirilmektedir:

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi... (Al-i İmran Suresi, 37)

Yine başka bir ayette de Allah, Hz. Meryem'i seçtiğini ve onu üstün kıldığını şöyle haber vermektedir:

Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti. (Al-i İmran Suresi, 42)

Ayrıca Kuran'da Hz. Meryem'e, Allah'a gönülden boyun eğen, itaatli, Allah'ın emirlerine uyan bir insan olması emri verildiği de bildirilmektedir:

"Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et." (Al-i İmran Suresi, 43)

Hz. Meryem yaşamının belli bir döneminde ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiştir:

Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. (Meryem Suresi, 16)

Burada yalnız yaşayan Hz. Meryem, bir mucize olarak Hz. İsa'nın doğuşhaberini de bu sırada almıştır. Cebrail vasıtası ile kendisine Hz. İsa'nın doğumu müjdelenmiştir:

Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.." (Al-i İmran Suresi, 45)

Hz. Meryem, Allah'tan bir mucize olarak, kendisine hiçbir insan eli değmeden Hz. İsa'ya hamile kalmışve ardından ıssız bir yerde tek başına Hz. İsa'yı dünyaya getirmiştir. (Meryem Suresi, 20) Allah'ın kendisi için belirlediği kadere gönülden boyun eğen Hz. Meryem, bu olaylar üzerine kavmi tarafından kendisine atılan tüm iftiralara karşı sadece Allah'a güvenip sığınmıştır. Kuran'da Hz. İsa'nın doğumu öncesi ve sonrasında meydana gelen mucizevi olayları kavrayamayan bu kavmin, Hz. Meryem'e yönelik ağır ithamları ve incitici sözleri şöyle bildirilmektedir:

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi." (Meryem Suresi, 27-28)

Başka bir ayette de kavmin inkara sapmışolduğu ve Hz. Meryem hakkında büyük yalanlar ve iftiralar ortaya attığı şöyle haber verilmektedir:

(Bir de) İnkara sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri, (Nisa Suresi, 156)

Allah, Hz. İsa'yı alıp kavmine geri dönmesini istediğinde Hz. Meryem Allah'ın emrine rıza göstermişve insanların kendisi için ne düşüneceklerini, hakkında ne gibi iftiralar atacaklarını önemsemeden Allah'ın emrine uymuştur. Açıklaması son derece güç bir olayın içinde olmasına rağmen, bunu bahane etmemişve kendisinden isteneni eksiksiz olarak yerine getirmiştir.

Kendisi hakkında kavminin ortaya attığı tüm ithamlara gerçek bir Müslümana yakışır şekilde karşılık vermiştir. Allah'ı unutup insanları ilahlaştıran cahillerden çok farklı bir ahlaka sahip olduğunu, Allah'ın emirlerine uyarak ve insanların kendi hakkındaki düşüncelerine itibar etmeyerek göstermiştir.

Allah Kuran'da Hz. Meryem'in hayatından aktardığı bu örnekle, insanlara önemli mesajlar vermektedir. Çünkü Hz. Meryem dünyada hiç kimsenin başına gelmemiş, eşi benzeri olmayan, mucizevi bir olayla imtihan edilmiştir. Son derece zor ve sabır gerektiren bir ortamda insanların baskı ve iftiralarına karşı güzel bir sabır göstermiştir. Tüm bunların sonucunda ise Allah Hz. İsa'yı henüz beşikteyken konuşturarak annesini, insanların iftiralarından temize çıkarmıştır.

Aynı Hz. Meryem gibi, gönülden Allah'a bağlı olan her insan mutlaka Allah'ın koruması altındadır. İnsanlar kendisi ile ilgili olarak her ne konuşurlarsa konuşsunlar ya da ne düşünürlerse düşünsünler bunların Kuran ahlakını yaşayan bir insan için hiçbir önemi yoktur. Çünkü aynı Hz. Meryem örneğinde olduğu gibi, önemli olan müminlerin Allah katındaki konumlarıdır.


www.harunyahya.org